KALEMİN GÖZYAŞI

Aralık 28, 2006

ZAHMİN-2

Kategori: Denemeler — iedebiyat @ 10:03 am

 ZAHMİN-2

Adının baş harfindeyim, ‘f’ tipi yalnızlıkta…

Adından başlayarak sayıyorum ölüme kaç adım kaldığını. Sara nöbetlerinde sarsılan bedenim düşüne yatılmaz intiharlara kalkışıyor. Ceplerimde bir yangın ertesizliğine zerk edilmiş kanamalı  günahlar. Ey zahmin! Aşk, iki deniz arası çırpınışların uykusuzluğunda yapayalnız kâbuslar görmek belki de. Sonrasına geç kalınmış hayatın iz bırakmamışlığında kaybolan hayallerimin yolu darağacına çıkıyor zemherilerde. İki büklüm rüyalarım. Bana sebep, bana ziyan atalarından miras gülüşün. Kaç durak sonra bitecek otobüs gürültüsü boyunca uzayan gitmelerin?

Hıncımın saçlarını tarıyorum esaretin ensesinde ispiyonculuğa soyunan lanetkârın yol’suzluğuna dikenli teller batsın diye. Sevmekten yargılı bir sonbahar düşü gibi gelip duruyorsun saçlarımın rüzgârına. Muammalığı tutuluyor gecenin ay dolunayken. Olmamışlığım zamanın karabasanlarına sığmazken içimden dehşetini kabullenemediğim hüzzam ağıtlar geçiyor. Seni duymak için sağır ediyorum iç denizleri dalgalandıran fırtınanın türküsünü. Duası devşirilmesin aşkın. Ruhuma uzanan nefesine göm beni. Yüzüne sar güzelleşeyim diye. Avuç içlerimi yokluyor güle har sıcaklığın. Kaçsam kaç sen sonra terk eder gözlerin beni? Eceliyle ölmeyen turnalar ayaza vuruyor haykırışlarını. Kaybediş turnaya ecel midir zahmin?

Arkandan ağlayan susuşlarımı galiz sancılarla ve sensizliğin karşı koyulmazlığıyla alazlıyorum. Dokunduğun yerleri bana uçurumlaşıyor tenimin. İçim aşkın yas renginde. Kime çarpsam ihtilal sorumlusu kalbimi ve hangi yağmurdan erken uyandırsam gözlerimi, yenilgiyi kuşanıyor ömrüm. Sevdalı yanlarım derme-çatma uykulara yaslanan. Sol bileği aşktan kesik bir sürgünlük benimkisi, inadıma acının sırtına yol alan. Asaletini kurşun rengi toprakların üstüne yağdıran, kalmaktan yorgun düşen bu aşk benim. Durup durup ayrılık biriktiriyorum akşamüstü kanayışlara. Ensemizden mi üflenecek sur, kabzedilmeden evvel düşlerimiz? Bu sensizlik seansları hiç bitmeyecek mi ve ateş sonrası külle yıkanır mı ´kirletilmiş aşk’ dediğin?

Yitirdiğimiz ne varsa şimdi hepsi mayınlı bir duruşla sınıyor beni. Harf harf eksiltirken alın yazımı silinmişlik, ben doğruları söylüyorum ama yalan kalıyorum hüznün şahitliğine. Başkasına aitliği ispatlanamamış aşkın kötürümlüğüne jurnal dururken çehren, siyah bir uğultu yokluyor kahrımı. Recmedilmeye yatırılan kalbimin günahkârlığı susuşundan belli. Ah bu ben! Mazeretleri çürüterek aslını günbatımında hecelemeyi öğrenemedin. Çek kokunu yalnızlığımdan, boğuluyorum. Sana ihanetten öldüğümü gözlerine duyurma zahmin!

Uyu ve rüyama kahırlansın hasır altı edilen gözyaşımın tuzu. Ömrümden uzun acılarım var benim, ucu babama çıkan. Sen uyurken hiç ağladın mı? Kendine kör kalmayan aynalarım kırıldı, döküldü sırrımın sahtiyanı yüzümden. Sınanmamış hayatın denenmemiş intiharlarıydı solukladığım. Ruhumun tanrıçası yalnızlık ısıttı bileklerimi kasım akşamlarında. Miraca kalktı kuşlar karanlık aldatırken kan hevesli soyumu. Yusuf gömleğini yırtsın şimdi Züleyha diye…

Sensiz olamayacak kadar sen dursam da kaşlarımın çatıklığına… Sevilmenin öznesi hep sen olsan da, yüklemi uçurum bu kan revan cümlenin. Gelme, iade-i taahhütlü değil yokluğun.

Geleceksen, kalbimi sensizlikten arındırayım öyle gel.

CENGİZHAN KONUŞ
    06 ARALIK 25

ZAHMİN-1

Kategori: Denemeler — iedebiyat @ 8:06 am

ZAHMİN-1
             
Bu acıya bu kadar şiir fazla…

Aşkın eşref saati… Kanımı yalayıp içime biriken suskuların hayalet cümleleriyle konuşmaktayım. Yitirerek susan ve kıyasıya tükenen sensin. Belki de sesimin ucundaki kundaklanmış ceset bundan. Ucumu kaybediyorum gözlerimin önünde git gide; aşkı bir daha yitirmek adına. ‘O’ şehrin boğazıma iliştirdiği ünlemleri yutkunarak saklanıyorum senden. Sense kaçtığım şehirlerin griliğini teneffüsleniyorsun. Bensizliğin gözlerinin içine kendini yoklaştırırcasına bakarak, benden yüzleri soru işaretli anlamlar türetiyorsun. Tırnak diplerinde affedilmez yanılgıların külleri… Pişmanlığın önce İstanbul’dan başlıyor seni cümlesizleştirmeye. Ne kadar da cesaretli yalnızlıkların… Beni yalnızlığına terk ederek gidiyorsun, senin yalnızın olacağımı bile bile. Bakışmalar arası korunaksız bir kimsesizlik aramızda gelgitlenen deniz. Ey zahmin! Sensizlik sana niye benzemiyor? Terk-i kalbe süslenemeyişim aykırılığa utangaçlığından mı? Zamanın varsa sensizliğe, gel…

Usanılası hayatlara başkalığı naçarlaştıran sancı yüklü duruşlar ilikliyorum. Soluğun ciğerimde duraklıyor. Aklımda içime savrulan saçlarının kıyameti. Saklanışlarım kendime sobe ancak biliyorum. Sana bakarak eskittim yüzümü, söyle şimdi hangi acının ağrılı kahkahasızlığına çıkar yüzüm? Kim çevirecek beni kaldığım yerden? Ey zahmin! Ağlamak yüz kızartıcı bir suç aşkın yırtılıp durduğu satır aralarında. Peki, cümle sonları sensizliğin kör bakışlarına çıkan yazgının alfabesinde ölmekte mi suç? Selam olsun dağlar gibi hasretine. Kalbime giyiyorum aşkı delilik gömleği diye zahmin. 

Yüzümüzün akının geceye yakıştığı gibi yakışıyorduk aşka. Gözlerim içine emanetti. Aynı cümlenin içinde acıya haykıran sessiz harflerdik, kursağımızda kaldı dipnotsuz hikâyemiz. Yüzün dünden kalan bir anı mı olacak kederime? Gittin, bari bunu şarkılara söyleme ve beni bekleme, gelemem. Yokluğunla avunmaktayım. Ey zahmin! Şefaatin kalbin dileğince ağlayan aşka olsun.

Yakın bir ağrısın. Uzak duruyorsun aşkae yakınlığıma. Ben sana hayata devrik düşmeyen düşler büyütüyorum kefenimin iç cebinde. Aramızdan körkütük aşık şarkılar geçiyor, sen görmüyorsun. Sana dokundukça islenen gözlerim cana bela bakışmaları yükleniyor. Ama ayrılıktan gayrı her şeye küsüyor, sigaranın dumanından şakaklarıma savrulan efkâr.  Saçlarım boyu uzuyor hayatsızlığıma çarpan çehrenin beyazından yayılan hüzün. Ellerinin az ötesinden kırık nakaratlar yuvarlanıyor gülüşüme. Bu acınılmayası acıya kahır dolu şarkıların notaları çok ağır değil mi zahmin? Kaldır aşka cevaz taşımayan yangınları kalbin üstünden ve sus sükût, içimden aşk geçiyor. Ah kalbim, düş içimden. Ayrılığın ayak seslerini duyuyorum, bende sana yer kalmadı. Topla kendini kalbim! Miracına vurulduk aşkın.

‘Dur gitme’li ağlayışlar yanaklarıma yuvalanırken, bana yetişemeyen aşkın karanlığını yokluyor çifte minareli camîlerin göğü. Saçlarım değiyor ıslaklığına, esriyor martıların gözlerinde kanayan çığlıklar. Uzun uzadıya göğsümü deliyor hasretin. Çiğneyip geçiyor vapur soğukları beynimin narkoza yatan İstanbul suskunluğunu. Kuşlar, asın beni kirpiğimden bulutlara ne olur. Kin tutuyor yaramı çoğullaştıran mahkumun tel örgülü yakasından. Eskiye çalan fırtınalı bir lanetin uğultusuna öykünüyor dilim: ‘’Dile verdin ya hatırımı, bozdur bozdur harca’’.

Kan kaybı az geliyor efkârı tütün molalı aşk zayiatına. Yarınım dünden heder. Sana şiir yazmak gelmiyor içimden, içim sana şiir değil mi zaten? Nefesin uzanır mı yine kimliksiz kalmış kirpiğime, yakmak için arkasına tufan yığılan gözevimi?  Bir sigara yakıp ciğerimi küllemeliyim hüznüme karşı. Yatırıp seni dizlerime, uyutmalıyım yokluğunu bir kanama boyu. Sende eğ başını rüzgâr, kalakalma yazılanın koynunda ıpıslak.

Ey zahmin! Ötesi sen, berisi aşk… Nasıl çıkarım bu yalnızlığın içinden? Ben şehadet ederim ki, gözlerin ölümden güzel…

CENGİZHAN KONUŞ

Aralık 27, 2006

ANALİZ

Kategori: yazarlar — iedebiyat @ 10:00 am

kendine yağan bir yağmursun benim içimde.
uzun soğukları damla damla kırarsın
ve yüzümde izler bırakarak,
yaşanılır kılarsın bu kenti.

geçtiğini varsayarım sokaklarımdan
ya da, g e ç t i ğ i m i z i…
geçerken kendimizden ve
geldiğimizde kendimize;
bozuk bir şüphenin, verilmeyen öğüdün,
bedelli bir ihanetin
deliksiz gergefinde,
bir geçmişi un-ufak edip,
birbirimizden geçmişiz.

birbirimize söylenecek,
analizsiz bir şarkı boyu
susuşlar kaldı yalnızca.
onları da sustuk mu?

geceyi düş dışında yaşamak,
birbirine ölenlerin sevdasını küçümsemek,
büyümeyi acı çekmekle orantılamak,
aşkın saadetini sonsuzluğunda aramak
ve dönüp baktığımızda ileriye,
ikimizi
yine
aynı
yerde bulmak…

“sen beni hep seveceksin!”

belki aldattığımız olacak birbirimizi
sigaraaltı niyetiyle öncemize aldıklarımız,
aldattırdığımız biz,
on´u geçmeyen yüzlerin birincisi olacağın günlerim
senin bana bağırışların ve soruların
benim sana dürüstlüğüm ve cevaplarım,
bizi
bir
adım
ileriye
götürmeyecek…

her kentte biraz daha kavuşan, her kentte daha çok ayrılan, onca yanmanın ardından aşkın ölümcül sonsuzluğuna kül soğukluğunda ulaşan Aslı ve Kerem´in, çağ ruhları mıyız?
yoksa, biz de unuturduk!
çoktan unutulurduk!
başka aşklarla tamamlardık eksiklerimizi,
başka aşklara bırakırdık büyütülmeyi…

“şimdi” diye başlayan bir cümlenin devrik özneleriyiz.
birbirimizin üstüne devrildik
bunca mesafede.
bunca mesafede,
bunca yol katettik ya,
ölmeyiz artık içimizde…

KAHRAMAN TAZEOĞLU

Aralık 26, 2006

KIR(IN) KALEMİMİ

Kategori: Denemeler — iedebiyat @ 10:28 am

KIR(IN)  KALEMİMİ… 

Kendi sonumun önünde diz çöküyorum.Arsız suretimi koydum,çökmüş omuzlarımın yük bilmez güçsüzlüğüne.Taşıyamadıklarını,bakışlarımı kaçırdığım aynalarda aradım.Baktıkça kaybolan yalancı lisanlarımın tüm harflerini kaldırdım hafızamın karanlığından Kayboldum… 

Bakamadığım yüzsüz yüzlerden en öne kendi adımı çıkardım.Suçlu ararken kazanamadıklarıma,boğazımdaki eller kendi sıcaklığım.Tanıdım…  Her bir adımım şahit tutulurken mizan meydanlarında,Şehrimin sokaklarında yankılanacak en kutlu peygamber soyuna yakışmayan sözde kalışlarım. 

Neydi…?kimdi…?nereyeydi…?Tıkanacak boğazıma  düğüm düğüm zehir sunarak.Tıkanacakta,aynalardan silineni nerde paklayacağım…?Acı bir pas kokusuna aşikar derken inanmadığım kirli yansıması duvarlarıma vurmuş yüreğim,sıyrılacak soysuz yalanlarımdan.Kaçıncı tükenişin liste başı oluşu bu tekrarlanan.Yenilgileri tekrar etme seanslarımda hiç arkama bakmamış mıyım ki,varoluşta etime üflenen cismaniyetime bu kadar korkak kalmışım. Mübaşir bağırıyor ismimi avaz avaz.Ar ederde çöker bir duvar dibine diye beklediğim B-E-N ,neden hala savunma telaşındayım…? 

Gereği düşünülmeden,bilinmezlik ve tutarsızlıklara mahkum ettiklerimin bende kalan hesaplarını kesiyorum.  Ebediyete kadar kendi biçtiğim simsiyah feracelere saracağım bedenimin her yanını.Son yolculuk entarim,beyazlar diye deftere geçilmişken,hangi aklık yaraşır bu toz dumana karışmış zahir ömrüme.İyi ki soysuz intiharlarla tüketmemişim hakka layık gördüğüm kirli düş yanıklarımı.Cezamı noktası koyulmuş dolap diplerindeki hükümlüler arasına sızdırırken,müdafamı kabul buyurun benden uzak kalmış ben-deliklerim. 

Bu defa seferi beklemeden iniyorum gemiden.Bitiyorum.Kır(ın) kalemimi…       22 aralık 2006(buza durmuş bir kış gecesi)                                                       

                                          eleminaz

Aralık 25, 2006

ve söz “yolcu”nun… “biz sözün coğrafyasına inanıyoruz !!! ”

Kategori: Yolcu Dergisi — iedebiyat @ 10:41 am

yolcu dergisi genel yayın yönetmeni sayın ferhat kalender ile selçuk küpçük’ün milli gazete’de yayınlanan röportajı…

YOLCU Dergisi 40. sayısına ulaştı. Taşradan bir dergi yolculuğunu 40 sayıya ulaştırabilmek oldukça zor bir yürüyüş. Çıkmaya başladıkları dönem itibariyle Anadolu’nun değişik merkezlerinde boy veren bir çok dergi ne yazık ki kısa sürede kapılarını kapatırken YOLCU okuru ile kurmuş olduğu özel ilişki ve ekibinin direnci sayesinde bugünlere kadar gelebildi. YOLCU deyince kuşkusuz muhalif, protest bir tavırı da hatırlamamız gerekli. Sonra geneleksel hale gelen ve Türkiye’nin önemli şair/yazar/entelektüeli ile yaptıkları orta sayfa söyleşileri.. Ön kapak ve arka kapak tasarımlarını da unutmamalıyız. YOLCU’nun en önemli özelliklerinden birisi de hiç kuşkusuz fotoğraf merkezli bir metin sunumu yapması. Kimi zaman metinlerin yanında yayınlanan bu fotoğrafların, metnin önüne bile geçtiği oluyor. Derginin Genel Yayın Yönetmeni sevgili FERHAT KALENDER ile YOLCU’yu yolcu yapan bütün bunları 40. sayılarına ulaşmaları vesilesi ile konuştuk… Yolcu Dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Ferhat Kalender:“Biz sözün coğrafyasına inanıyoruz!”

YOLCU dergisi 40. sayısını çıkardı. Hiç durmadan 40. sayıya ulaşan bu uzun koşu nasıl başlamıştı, hangi süreçlerden geçti?

İnsan duruşunun öyküsü ne ise Yolcu Dergisi’nin öyküsü de odur. Yol varsa Yolcu’da vardır her zaman. Bu derginin yoldaşları sert ve kaypak bir zaman aralığında işe koyuldular. İlk çıkış tarihi 28 Şubat ‘97 sonrasına rast gelir. Ve kapağımızda aynen şu yazıyordu: “Burası Türkiye; tarih kaydediyor!” ve ikinci sayımızın kapağı halimizi daha açık ele veriyor; “ Çoraplarımızın rengiyle uyumlu değilse, değişmesi gereken kanunlardır!” Her ne sebeple olursa olsun insanın yeryüzündeki yürüyüşüne ket vuracak her türlü barbarlığı ve bağnazlığa karşı sahici bir söz duruşu sergilemek gerektiği söylemiyle hareket ediyor Yolcu. Özgürlüğü insanın kendini tanrılaştırması ve ötekini bu tanrılaştırmaya secde hali olarak gören alçaltıcı bir söyleme karşı, insanın özündeki İlahi duruşa işaret eden bil dil kullanımına özen gösteriyor. Kalbimizde bu ülke için her dem taze baharlar düşü kurma istenci hayat ve hareket noktamızı oluşturuyor. İnsanı globalizm denilen makinaştırma çağının basit bir argümanı olarak gören verili dünyanın ötesinde, özgürlük, adalet ve erdemli bir topluma vurgu yapmaya gayret ediyoruz. Sesimizi duyurabildik mi? Evet! Ses verdiğimizde bunu dinleyecek oldukça kaliteli bir kitleyle muhatabız ülkenin her yanında. Dergimiz ideolojik mi? Asla! Sistemlerin ve hatta toplumların gelip geçtiğine ama ‘sahici sözün’ zamanlar arasında sürüp gittiğine inanıyoruz. Örneğin Mevlana’nın yazıtlarının üzerinden kaç devlet, kaç toplum, kaç kırılma geçti lakin Mevlana halen Mevlana’dır. Çünkü söz zamanlar üstü bir işlevi barındırır içerisinde… Biz buna inandık böyle başladık ve böyle de sürüyor yolculuğumuz. Şu cümle dergimize yakışıyor; “Dergi; Kalbi olan bir dergi!”

Yolcu’nun yürüyüşü iki bölüme ayrılabilir

İlk sayıdan bugüne bütün YOLCU’ları inceledim bu soruları size sormadan evvel. İlk sayıdan beri aslında siz bir kadrosunuz. Bazı isimler ilk sayıdan beri sürekli varolmuş dergide. Oysa bir çok dergi ekibi zamanla dağılıp gitme tehlikesi yaşadığı halde sizi bir arada tutan bağ nasıl bir şey?

Yolcu’nun yürüyüşü iki bölüme ayrılabilir. Birinci çıkışı 94 yılına dayanır. O zamanki ekip tarafından bir sayı çıkarılmış ve çeşitli nedenlerden dolayı akamete uğramıştı. İkincisi yani benim başında bulunduğum Yolcu birincisinden gerek içerik, gerekse ebat ve söylem bakımından oldukça farklı olarak ortaya çıktı. Sanırım konjonktürün de etkisiyle olağanüstü kabül gördü tüm Türkiye’de. Önceleri bir ekip ruhundan söz edilebilirdi. Lakin her dergide olduğu gibi eğer profesyonel değilseniz ve amatör tadda kalmak istiyorsanız ‘kadro’lu hareket edemezsiniz. Genelde tek kişinin uğraşısı ile bir araya gelen bir yapı bizimkisi. Ancak aramızda vefa diye bir şey var… Uzun süreli dostlukların bir süreği… Ne kadar birbirimize kızsak, bağırsak, çatlasak da Yolcu ortak değeri var aramızda. Yolcu her sayısında farklı bir tad ve heyecanı sürüyor belleklerimize.  Aynı zamanda Türkiye’nin sahiplenmesi diye bir şey var. Bir çok insan ülkenin değişik yerlerinde kendi dergisi bilip Yolcu için bir şeyler yapma gayretinde. Bu onur verici bir şey.

YOLCU’nun muhalif, protest bir tavrı var. Kapak resimleri, spot cümleler, alıntılar, hatta görselliği besleyen fotoğraflarda bu ortada. Bu duruşunuzu hangi edebi, siyasi, kültürel kaygılar, saikler besliyor?

Bir endişeden söz ediyoruz biz. Tek düzeleşen ve anlamsızlaşan bir yaşama biçimini önümüze servis eden küreselleşme denilen olgunun, omurgasızlaştırma ve standartlaştırmaya yönelik çabalarına karşı duyarlı bir duruşa çağırıyoruz muhatabımızı. Edebi, siyasi, kültürel saikler… Bütün bunların üzerinde ‘söz’ üzere durmak. Verilmiş bir söz üzere iz sürmek. Sözün kavlinde yürümek, bize her daim korunması gereken bir öfkeyi ve isyanı salık veriyor. Modern paradigma insanın her duyusuna yönelik özenle seçilmiş illizyonlarla hareket ediyor. Yolcu kendisine has üslubu ve diliyle bu illizyona vurgu yapıyor. Olan budur diye yan gelip yatmak. Bu olanın üzerinden bir dünya oluşturmak yerine olması gereken bu mu sorusuna yanıt bulma yolculuğu bizimkisi. Sağlam sorular edindiğimizde sağlam cevaplara ulaşabiliriz diye düşünüyoruz.

Her sayıda gelenek haline gelen orta sayfa söyleşileri yapıyorsunuz. İlk sayılarda mesela Hakan Albayrak, Mehmet Efe, Gökhan Özcan, Nihat Genç gibi benim ruh akrabalıkları bulunduğunu düşündüğüm isimlerle yapılmış bu söyleşiler. 40. sayıya ulaştıktan sonra YOLCU’ya bu söyleşilerden ve genel anlamda da okuyucuya bu söyleşilerden neler kaldı?

Orta sayfada konuşturduğumuz kişilerin sözün iz sürücüleri olmasına dikkat ediyoruz. Unumu eledim eleğimi astım kabilinden insanlar değil bunlar. Özellikle söyleşileri yapan Ahmet USTA, heyecanla ve sabırla bekleyen okurlarını en iyilerle buluşturma gayreti içerisinde. Onun kıvrak zekasına, münbit ve geniş kalbine uyan kişiler orta sayfanın  konukları. Ve görebildiğim kadarıyla okur her biriyle tanışmaktan ayrı bir zevk alıyor. Derginin oluşturduğu tarzın tamamlayıcısı, çok önemli bir tamamlayıcısı olarak görüyor okur bu söyleşileri.

YOLCU’nun görsel tasarımını bir kişisel eleştiri olarak abartılı buluyorum. Yani bazen metinlerden çok fotoğraflar ilgi çekiyor, hatta fotoğraftan bir metin okumasına yönlendiriliyor belki okur. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Doğrudur. Aslında her yazıyı ya da şiiri bir kartpostal inceliğinde sunma kaygısı bizimkisi. Biliyorum ki okullarda duvar gazetelerinde, üniversite yurtlarında, öğrenci odalarında dergimizden alınmış materyallerle oluşturulan köşeler hazırlanıyor. Bu biraz da hayatı yorumlama biçimimizle doğrudan orantılı bir şey. Çarpıcı bir görsel malzeme belki de sayfalarca yazının anlatmak istediğini verebiliyor okurlara. Dergi bu anlamda yeni bir tarzı sundu yazın dünyasına. İyi bir şiir, iyi bir görsellikle sunulduğunda insanların belleklerinde daha güzel yer bulabiliyor. Biliyoruz ki fotoğrafın da kendine özgü bir dili ve anlatış biçimi var. Okuyanımızdan gelen tepkiler genelde olumlu. Fotoğraftan metin okuması bizim bilerek yapmak istediğimiz bir şey. Çünkü ilk çıkışımızdan okurumuza söylediğimiz şey bu; salt edebiyat dergisi değiliz biz. Kendimizi söz dergisi olarak adlandırıyoruz.

Sizin derginizin ismi anılınca sanırım bütün okurlarda Halil Cibran ismi hatırlanacaktır. YOLCU’nun Cibran’ı önemsediği ortada. Ekibinizden sevgili Nevzat’ın cafesinin ismi de Cibran olduğuna göre Halil Cibran’ın sizdeki etkisi, algısı, çağrışımı nedir?

Halil Cibran, araftakilerden birisi. Bir mesel efendisi. Amerikalı bir devlet başkanının söylediği gibi, doğudan gelerek, batının edebiyat dünyasını tarumar eden kalem kasırgası. Hayatı doğulu bir okuma biçimiyle yorumlayan, bunu yaparken de insan olmaklığın ortak değerlerine vurgu yapan, arındırılarak şirazesinden çıkarılmaya çalışılan akla, hikmeti, hürmeti, erdemi giydirmeye çalışan bir insan. Bir hristiyan lakin, kitapları kilise tarafından meydanlarda toplatılıp yakılan, yasaklanan. Ermiş, kitabındaki El Mustafa vurgusuyla peygambervari bir anlatış biçimini öne çıkan biri. Küçükcük meselleriyle okuyanının anlam dünyasına mütevazi tadlar sunan bir filozof. Onun mesellerinde sunduğu sükunet kalbimizi dinginleştiriyor.

Biz sözün coğrafyasına inanıyoruzYOLCU’nun aslında beslendiği düşünce geleneği İslamcılık. Ama daha geniş bir söylem alanından sesleniyor. Mesela arka kapak alıntılarınızda Pink Floyd, Brecht, Kavafis, Lorca, Neruda gibi kimisinin sosyalist olduğu isimler çıkıyor karşımıza. YOLCU’yu bu isimler ile buluşturan nedir?

Biz sözün coğrafyasına inanıyoruz. Erdemin, onurun, vefanın, aşkın ve adaletin dili, dini, cinsi vesairesi olmaz. Müslüman hikmet arayıcısı ise –ki öyledir- nerde ve kimde iyi şeyler varsa kapısını çalmak, güzellikleri hayatımıza katmak ve bunu paylaşmak isteği…

Okuyucu kuşkusuz önemli ama YOLCU’nun kendi okuyucusu ile kurduğu farklı bir ilişki var gibi. Yanılıyor muyum?

Derginin sahibi ve taşıyıcısı okurdur. Zaten ilk çıkışımızdan beri künyemizde bunu belirttik; ‘yayınlanan yazılardan okur da sorumludur.’ diye. İnsanlar söylemek isteyip de bir türlü söyleyemedikleri ‘söz’ü Yolcu’nun sayfalarında buluyorlar gibi geliyor bana. Gelen tepkiler bu yönde. Yani ‘sözün en güzelini – bu ister deneme, ister şiir, ister öykü olsun- söyleme çabamızın okurda nahif bir karşılık bulduğunu gözlemliyoruz. Şunu da belirtmek isterim ki bu ülkenin insanı gerçekten de samimi, özverili ve hayata sahici bakan bir duruşu önemsiyor. Bizim bir sloganımız var; ‘Kalbine sahip çık/ Dergine sahip çık!’ ya da ‘Kalbin kadar özgür ol; kalbim kadar tedirgin…’ Bu her şeyi özetliyor sanırım.Oradan bakınca metropol nasıl görünüyor?

Kent, insanın içinde büyüttüğü bir şeydir. Yolcu Dergisi taşra tabir ettiğiniz bir yerde çıkıyor ama sözü kentin tam ortasına ve kitabın tam da ortasından söylüyor. Kentli bir duruş, söylediğiniz ‘söz’ün ağırlığı ve bu sözü söyleme biçiminizle kaimdir. Kentli bir duruş, her şeyden önce bir medeniyet perspektifine işaret eder. Yolcu dergisi bunu önemsiyor, bunu önceliyor. Altımızda kaypak zemin; fildişi kulelerden esip savurmuyoruz. Yolcuyuz… Yürüyoruz… Adımlarımız sağlam, sözümüz sahici olmalı… Biz buna iman ediyoruz.

sözün ve kalbin sahibine HAMD olsun…
vesSELAM

Aralık 20, 2006

KAÇIŞ DENEMESİ {Eda AKTAŞ}

Kategori: yenilgi.com — iedebiyat @ 9:12 am

.a

Sen bu meçhulün faili olabilirsin sadece!

İçli türkülerden geçerken yollar

Hala diriyken tablada kül

İçimde bir gül gözlerinden ölür!

Gitmek dilerim turna kanı mürekkebimde donduğu vakit!

Kırmak isterim hatrını harın!…

İşte,

Derunumda kuyular sıralarken mütercim

Bir Yusuf dilerim, değilken Züleyha!

Aklımın bir ucundan geçerken kalbimin müstakil bahçelerine

Sen bu meçhulün faili olabilirsin sadece!

-bana kal de!-

 

.b

Sen bu seslenişin kalbi olabilirsin sadece!

Ellerimde bir demet okyanus vardı oysa!

Münferit güller getirdim sana pusat gölgelerinden!

Ölümü hatmettim kanarken gülbank!

Gördüm tuzlanmış yarada kanı

Ebabiller bekliyordu sırtım namluyla boğuşurken!

Gücenmiş yağmurlar getirdim sana çöl diyarından!

Telef olmuş yanlarım ağrıyor şimdi!

Kaç kalmak bana yeter ki?!

Beter kalsan da bu viranede

Sen bu vedanın şahidi olabilirsin sadece!

-bana kal de!-

 

.a leylim kül kaldım

.muradım yangınlarda!

.onikisiekimin

HERKES DEĞİLSİN!{Yolcu dergisi.sayı:40}

Kategori: Yolcu Dergisi — iedebiyat @ 8:24 am

Bİr vicdan ayaklanmasına doğru genişlerse kalbin/ şiir gibi yürürse ince ve narin…
Anla ki herkes değilsin!

Gel sevgilim biraz soluklanalım. Çok düştük biraz soluklanalım.
Maviye çalan bir çocuk geçsin gözlerimizden. Kara bir günü daha ifşa ettik mavilenelim.
Bir geceye daha sızdığımızın resmidir bu, bir karanlığı daha patlattığımızın.
Çok sesli bir koro orotoryomuzu yapın.
Cümlelerin arasından sızıp bulanık bir ırmakta sır olalım.

/ Son virdine yataklık yapacağımız bir derviş bulalım.Çıtı pıtı bir kente, tedavülden kalkmış ağır nefeslerle girelim. Ve kenarı çentikli bir bilboardın tam ortasına bağdaş kuralım.
Gel sevgilim, kapısı çalınmış evleri, yüzüne bakılmayan yetimleri hırkamızın altında, yüreğimizin boşluğunda saklayalım. /

Ah toprak künhüne varamadığımız rüyalar, kaç yerinden çatladı bir tohum, sis neden ellerimizden akar, hangi işaret bu kumpası bozar ve gözlerin neyin rengine çalar?
Bir geceyi daha bölelim, bir dilim sana bir dilim aç kurtlara…
Dudaklarım mühürlendi sevgilim sandım yeryüzü mühürlendi. Tenimde zahit bir ateş.
Ey aşk suretinde gelen yalan. Kocaman bir yüreğe değer gibi geçtin sokaklarımdan.
Ne kadar da sırnaşık bir heyüla göğümüzde asılı kalan güneş.
Dışın zaptedilmez harami. İçin sevgilim uyut beni.

Ruhumuzu darp eden isyan, erimez de saçaklarımızdan sarkarsa ihanet.
Cinneti o zaman sözlerinde tutuklu kalmış susuşlarım say.
Kabil emziren bir zamanla sürgit yoldaşların kahrı düşlerimizi kundakladığında bir sen bil herkes değilsin.

Ruhumuzun aynasında saklı kalan bir vahadır örgütlenmiş bu bahar.
Sen bilirsin bu kokuyu, yusuf’un zindanındaki küf, bu buğu.
Üzerimize serpilmiş kıyımdır; ya coğrafyamız talan ya da sevincimizin atıldığı bu dipsiz kuyu.
Alnımızın çatından sarkıtılmış sarkaç mahşerin tam ortasından geçip hüznümüze dokunuyor.
Ve ruhumuz sevgilim ölüm görmüş yalnızlıklara gömülüyor.

Uzatmalı bir iklim bu. Hiçbir şey kadar masum.
Buğday teninde bir sözcük düşer kalbine. Başak renginde bir  bahar çağır.
Ağlayan coçukların gözyaşlarnı çal. Sıkılmış bir yumruğun öfkesini tasdik et.
Ve öğret bana sevgilim demirin ve mizanın kavlince
Nedir sabrımızın  gergefine takılıp kalan bu ayrıksı
Bu sukunet…

Ömer İdris Akdin
Yolcu Dergisi
sayı: KıRk

ZÜLEYHA’NIN YUSUF’U

Kategori: yazarlar — iedebiyat @ 8:11 am

hiç olmadığı kadar karanlık ve hiç olmadığı kadar yağmurlu bir gecede Yusuf’u hatırlayan Züleyha,çöle ve ırmağa baktı.Buhur yakma saati çoktan geçmişti tapınakların.Züleyha geçmiş zamanlara ve gelecek zamanlara baktı.Dudağının ucunda kendi hikayesine tanıdık  acı bir gülümseme vardı.

Duy,dedi Züleyha,duy beni ey gelecek zaman,duy beni yazılmış ve yazılacak olan
bütün hikayelerin kadın kahramanları.
Bütün o yaşanmış ve yazılmış olan,
bütün o yaşanmamış ve yazılmamış olan
hikayelerin kadın kahramanları.
kadınlar ve kızlar,
dişil ve doğurgan,
duygusal ve duyarlı olan.
eril olmayan yani,
fethetmeyi değil fethedilmeyi bekleyen kale,daima.

gecenin karanlık koynunda kapılarını açan kent,
en fazla, en fazla bir sandalı koynuna alan deniz.
Durağan
ve çaresiz
ve lekesiz
ve temiz tertemiz.adı tarihe geçmiş ve geçecek
dişil ve doğurgan ,
kadın ve kız olan yani ki
yani ki bütün hikayelerin baş kahramanı olan.

Dünyanın çevresinde döndüğü asıl güneş,çağların gerçek sahibi,gerçek yazıcısı tarihin,
bir anda en güçlü hükümdarları yerle bir kılan
en güçlü kumandanları köle,en zelil köleleri hükümdar kılan,
tutsakları en derin aydınlıkta hür,hür olanı en koyu karanlıkta tutsak kılan,
hükümsüzü birden hükümlüye çeviren,
hükümlüyü birden hükümsüz eden,
Geçer akçeleri geçmeze,geçmez akçeleri geçere dönüştüren saklı ve gizli bir el.
ama güçsüz,
çünkü daima ödeyen ve ödenen bedel .
Duyun beni geçmiş ve gelecek zamanları bütün hikaye kahramanı kadınları
ve hikaye kahramanı olmayan kadınları.

bir ben gibisi olmayacak aranızda,
hiçbirinize benzemediğim kadar hiçbiriniz benzemeyeceksiniz bana.
Hepiniz düz yollarda,sakin ve güvenli bir yaşamın koynundasınız,
bense derin ve karanlık bir kuyunun başındayım.
Fethedilen değil fethe kalkışan olarak  kalacak geçmş ve gelecek zamanlarda adım.
acım acınızdan,
gücüm gücünüzden çünkü çok daha fazla
aşk benim hakkım,
aşkın,hakkımız olmayanı istemek anlamına geldiğini bildiğimden bu hak ediş,
çünkü bu aşk benim yazgım,
çünkü kutsal kitaplarda zikredilecek benim adım,
Yükselmek için düşmek,arınmak için kirlenmek,
çıkmak için batmak lazım.

Yeniden doğmak için ölmeli insan bir kerre,
Ruh olmak için teni yakmalı kadın
ve suyun serinliğini bilmek için ateşe düşmeli kadın.
Vurucu,kavrayıcı ve kuşatan,
durmayan,koşan,
böyle yazılmış benim yazgım,
kutsal kitaplarda böyle geçecek adım,
yazgıma ben nasıl başkaldırırım?

Hanım hanımcık ol,böyle denecek Leyla’ya.Ve o da öyle olacak.Çöle düşen Mecnun,Leyla değil.Leyla ağlamak için bile bahane bulmak zorunda.Ben öyle miyim ya?

Şirin’in bahtına düşen,uğrunda dağlar delinen olmak olacak,dağları delen değil.Suyu bulmak Ferhad’ın bahtı.

Aslı,en fazla bir ah,felekleri tutuştursa da.Açılıp kapanan düğme aslı boyundan ayağa.Yanıp küle dönmek Kerem’in hakkı olacak.

Ben Aslı gibi miyim ya?
Evli evinde,yerli yerinde,
bana yazılansa,benim alnıma,Yusuf’un gömleğini yırtmak boydan boya,
nasıl karşı çıkarım yazgıma?
Adım,
ey geçmiş ve gelecek  zamanların
dişil ve doğurgan,duygusal ve duyarlı,
hanım hanımcık,durağan,
ve çaresiz
ve lekesiz
bütün hikaye kahramanları.
Adım adınızla birlikte anılsa da,
dağlar ıramaklar arasında,
gökler ve yer arasında olduğu kadar mesafe oacak adımla adınız arasında.

Siz,yazgınızla iffetli,
çaba harcamayacaksınız eteğinizdeki çamuru akıtmaya.
Ben yazgımı yükleneceğim önce
sonra yazgımdan iffeti çıkaracağım.
Bu yüzden Yusuf’un arkadan yırtılan gömleğinden
Züleyha’nın önden yırtık eteğine kadar uzanacak yolum,adım adım,
AŞK BENİM HAKKIM.

nazan bekiroğlu

Aralık 19, 2006

IzDIRap

Kategori: yenilgi.com — iedebiyat @ 10:41 am

Gün sonu;
ışıklar, araba kornaları, renkler, insan sesleri…
silinir yavaş yavaş kapımın arkasında.
yalnızlığım koyulaşır
böyle
ağır ağır,
aheste.
Gün kararmış, gün aydınlanmış…
bana ne!

gün sonu,
canım sesli tekilliğim gider,
kahrolası bu sessiz yalnızlık
oturur ayakuçlarıma.
Ne konuşayım şimdi,
ne anlatayım?
ne anlatsam deli,
ne söylesem bunağım!

oysa,
gün ışısa şimdi
ezan okunsa,
ışıklar yansa tek tek
sonra onlar geri sönüp, araba farları
her biri tan yeri gibi
geçseler penceremden.

ama gün sonu,
ışıklar, araba kornaları, renkler, insan sesleri…
siliniyor yavaş yavaş kapımın arkasında.
ah güzelim,
hey gidi eski dostum,
ah derdimi dinleyen
sesli yalnızlığım.

Akşam^maşkA

Kategori: Denemeler — iedebiyat @ 8:07 am

Yine bir eylül akşamında  kalbimin tartısına düşmüştün, güruhunla beraber, diğer tarafına bir şey koyamadığım için kefesinin, galip gelmiştin yüreğime…

Sen olmuştum senle dolmuştum tahammülsüzce,yüreğime yeni bir ritim tutturmuş, dudaklarıma ıslık dokundurmuştun, yüzüme de tuhaf bir tebessüm…
 
Bir mutluluktur kovalıyordu  peşimden şu sıralar, bense bir martının kanadına kondurup yüreğimi, denizlere salıyordum, gözden kayboluncaya dek arkasından bakıyordum, gittiğinden emin olunca, arasına dönüyordum yetim bıraktığım hayatımın, sanırım mutluluktan kaçıyordum…
 
 Her günbatımında sahile inip tekrar yüreğimi bekliyordum sözleşmişçesine,  her akşam aynı saatte teslim alıyordum onu, sabahında firarisi olup uğruna yüreğimi yolcu ettiğim mutluluğa, akşamları garip bir telaşla,  ürkek ama içten duygularımı da alıp avucuma, koşuyordum yeniden…
 
Ben duygularımın girift uçurumlarında sevmemeliydim seni, nedense bu şehrin gündüzleri benim uçurumlarım oluyordu hep.

Akşamları düştün kalbime, akşamları düşürdün, şimdi bırak akşamları seveyim seni derin ve sessizce…

İRFAN

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.